Zorluk ve İmtihan Seferi- Tebük

Allah’a teslimiyetten başka hiçbir üstünlü...kleri olmayan otuzbin müminin, gücüyle mağrur Bizans’ın üzerine yürüyüşü. Bir büyük iman imtihanı. Gerçek müminlerle hakkı-hakikati içine sindiremeyenlerin ayrıldığı kavşak. Ve Allah’ın hoşnutluğuna giden yola rehberlik eden nice olay. Tebük Gazası’nda yaşananları bir kez daha düşünmemiz gerekiyor.

Hicretin dokuzuncu senesi. Recep ayı. O yıl havalar aşırı sıcak gitmiş, kuraklık sebebiyle kıtlık baş göstermişti. İslâm’ın bütün ihtişamıyla yayıldığı dönemlerdi.

Hiç şüphesiz bu yayılmayı durdurmak isteyenler de vardı. Bunların başında devrin süper gücü Roma İmparatorluğu geliyordu.

Roma’nın doğu kanadı Bizans’ın başında Kayser Heraklius, çevresindeki İslâm’dan rahatsız olan küçük grup ve kabilelerin tahrikiyle son hak dini ortadan kaldırmak için hazırlıklara girişmişti.

Haber Medine’ye ulaşınca, Peygamber A.S. Efendimiz umumi seferberlik ilan etti. Hz. Peygamber, bu seferberliği diğer seferlerinin aksine, hedef göstererek açıklamıştı.

O, herhangi bir gazaya çıkacağı zaman hedefini gizli tutardı. Ama bu sefer öyle yapmamış “hedef Bizans!” demişti.

Maskeler ve Gerçek Yüzler

Hz. Peygamber A.S. karargâhını Medine dışında Seniyyetü’l Veda’da kurmuştu. Gönüllüler orada toplanırken, diğer tarafta münafıklar bozgunculuğa başlamışlardı.

Sefer ilanı, müminlerle münafıkları belli eden bir damga gibiydi. Münafıklar bozgunculuk yapıyor, müminleri bu seferden vaz geçirmeye çalışıyorlardı.

Rahatlarını bozmak, kurulu düzenlerini sarsmak, mallarından-mülklerinden uzaklaşmak istemeyen, hatta kadınlara düşkünlüklerini ileri sürerek, “Romalı kadınları görürsem kendime hakim olamaz ve günaha girerim” diyecek kadar yüzsüzleşip Peygamber’den izin koparmaya çalışan münafıklar, Allah yolunda gayret içerisinde olanları vazgeçirmeye çalışıyorlardı:

“Bizans gibi koca bir devletle uğraşılıp, kafa tutulur muydu?” “Haddimizi bilelim, şimdi zamanı mı?” “Havalar sıcak, kıtlık ve darlık içerisindeyiz, bu ekonomik buhranda böyle bir harekete ne lüzum var?..”

Kalpler teslim olmayınca öne sürecek bahane her zaman çoktur. O devrin münafıkları da bu tip sözlerle kendi gündemlerini oluşturarak nifak çıkarıyorlar, müminlerin kalplerini Allah yolundan çözmeye çalışıyorlardı.

Ama, kısa zamanda ilâhî ikazlar gelmeye başladı. İman davası karşısında çeşitli gerekçelerin arkasına sığınanlar, bizzat Alemlerin Rabbi tarafından birer birer teşhis ediliyordu:

“Onlar, sıcakta sefere çıkmayın, dediler. De ki, Cehennem ateşi daha sıcaktır.” (Tevbe/81)

“Ey inananlar! Size ne oldu ki ‘Allah yolunda topluca savaşa çıkın’ dendiği zaman yere çakılıp kaldınız? Yoksa ahireti bırakıp dünya hayatına mı razı oldunuz?” (Tevbe/38)

“(Ey Muhammed) de ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, hanımlarınız, kabileleriniz ve kazanmış olduğunuz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşnut olduğunuz ikametgâhlarınız sizin için Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyiniz. Allah fasıkları hidayete erdirmez.” (Tevbe/81)

Bir Kap Hurma, Pırlanta Kalp

Fitnecilerin propagandaları inananları sarsmak yerine daha da kenetlenmelerine, biat ettikleri Allah Rasulü A.S.’ın çevresinde birleşmelerine sebep oluyordu. Biatlarına sonuna kadar sadık kalan müslümanların en fakirleri bile, iman davasının yürümesi ve yükselmesi için bir avuç hurma ile de olsa, bu sefere koşuyordu.

Hz. Ebubekir R.A. tüm malvarlığını, Hz. Ömer R.A. malının yarısını, Hz. Osman R.A. üçyüz deve yükü mal ve techizat, elli at ve bin altınla bu sefere koşarken, Ebu Akil R.A. isimli sahabi elinde bir kap hurma ile Hz. Peygamber’in huzuruna çıkmış şöyle diyordu:

“Ey Allah’ın Rasulü! İki kap hurma karşılığında bütün gece sırtımda su çektim. Bu iki kapdan birini ev halkım için bıraktım. Diğerini de Rabbim’in rızasını kazanmak için size getirdim.”

Hz. Peygamber A.S. bu tavır karşısında son derece duygulanarak, bu hurmaların sadakalar kısmına dökülmesini emrediyor, bu maddi bakımdan fakir ama gönlü zenginler zengini mümin için dua ediyordu.

Müslüman kadınlar da erkeklerden geri kalmıyordu. Kollarında boyunlarında ne kadar ziynet eşyası varsa, Allah yolunda cihada çıkacak orduya katkı için çıkarıp veriyorlardı.

İmtihan Zamanları

Askeri bir harekât için elverişsiz bir iklim olmasına rağmen, Hz. Peygamber A.S. otuzbin kişilik ordusuyla Seniyyetü’l Veda’dan hareket etti. Kur’an’da “zorluk zamanı” diye ifade edilen bu sefere “zor gaza” adı verilmişti.

Safvan b. Ümeyye R.A. der ki: “Rasulullah ile birlikte Tebük Gazası’na katıldım. O güne kadar katıldığım en zorlu gaza idi.”

Bu seferle ilgili olarak şunu da kaydetmek gerekir: Yüzyıllarca Asya, Avrupa ve Afrika’da etkili olmuş bu büyük güce karşı çıkmak ve hatta üzerine yürümek, Arap topraklarında büyük yankı buldu. Bu bakımdan, Gassaniler gibi İslâm aleyhine çalışan bazı kabileler için de gözdağı oldu.

Uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra, İslâm ordusu Medine ve Şam arasındaki Tebük mevkiine ulaştı. Bizans ordusundan hiçbir iz yoktu. Gerçekte Bizans kendi iç işleriyle uğraşıyordu.

Tebük’te 20 gün kalındı. Hz. Peygamber A.S. Efendimiz, İslâm ahlâkının vazgeçilmez prensiplerini de çok veciz bir şekilde ifade eden meşhur hutbesini burada okudu. Bu hutbenin bir bölümü şöyledir:

“Size insanların en hayırlısı ve en şerlisini haber vereyim mi? İnsanların hayırlısı, atının veya devesinin sırtında ya da iki ayağı üzerinde son nefesine kadar Allah yolunda çalışandır.

İnsanların en şerlisi de, Allah’ın kitabını okuyup, ondan hiç faydalanmayan azgın kimsedir. İyi biliniz ki, sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabıdır. Yapışılacak en sağlam kulp takvadır.

Sözlerin şereflisi, zikrullahtır.

Amellerin hayırlısı, Allah’ın yapılmasını mecbur kıldığı farzlardır.

Amellerin kötüsü, bid’atlardır.

En güzel yol, en güzel yaşayış, peygamberlerin yolu ve yaşayışıdır.

Ölümlerin şereflisi, şehitlerin ölümüdür.

Körlüğün körlüğü, doğru yolu bulduktan sonra dalâlete sapmaktır.

Doğru yolun hayırlısı, kendisine uyulandır.

Körlüğün kötüsü, kalp körlüğüdür.

Veren el alan elden hayırlıdır.

Az olup yeterli olan şey, çok olup Allah’a taattan alıkoyandan hayırlıdır.

Tevbenin en fenası ölüm gelip çattığı zamandır.

Pişmanlığın kötüsü, kıyamet günündekidir.

Yanlışları en çok olan, dili en çok yalan söyleyendir.

Zenginliğin hayırlısı gönül zenginliğidir.

Hikmetin başı Allah korkusudur.

İçki, günahların her çeşidini bir araya toplayandır.

Gençlik delilikten bir bölümdür.

Kazançların kötüsü faiz kazancıdır.

Yemelerin kötüsü, yetim malı yemektir.

Bahtiyar kişi, başkasının halinden ders ve ibret alandır.

Amellerde esas olan neticelerdir.

Düşüncelerin kötüsü, yalan-yanlış düşüncelerdir.

Mümine sövmek, günah işlemektir ve dine hürmetsizliktir.

Gıybet, Allah’ın emirlerine karşı koymaktır.

Af dileyeni Allah affeder.

Öfkesini yeneni, Allah mükafatlandırır.

Uğradığı zarara sabredene Allah karşılığını verir.

Zorluklara sabredip katlanan kimsenin sevabı kat kat artırılır.”

Görünüşte Mescid Ama..

Tebük’te kaldığı müddet içerisinde, o çevrede bulunan kabilelerle antlaşmalar yapan Hz. Peygamber Efendimiz, böylece kuzey sınırlarını iyice kontrol ve emniyet altına almış olarak Medine’ye doğru hareket etti. Bu arada yolda münafıkların suikast girişimine maruz kaldıysa da, münafıklar etkisiz kılındılar.

Medine çevresindeki münafıklar, daha Tebük seferi başlarken çeşitli bahanelerle Kuba Mescidi’ne devam edemediklerini ileri sürüp, Medine civarında alternatif bir mescid inşa etmişlerdi. Hz. Peygamber A.S.’ın Tebük’e hareketinden önce bu mescidi ibadete açmasını istemişlerdi. O da bu işi dönüşe havale etmişti.

Aslında bu mescid, Medineli bir hıristiyan olan Ebu Amir’in teşvikiyle, müslümanlara karşı girişilecek isyan harekatının üssü olarak inşa edilmişti. Ebu Amir, münafıklara Bizans’tan yardım getireceğini ve müslümanları birlikte ezeceklerini vaad etmişti.

Münafıklar, dönüşünü bekledikleri Hz. Peygamber’den sözünü yerine getirmesini istediler. Ama Hz. Peygamber’e gelen vahiyden haberleri yoktu. Allah bu mescid görünümündeki şer ve nifak merkezinden uzak durulmasını emrediyordu:

“Bir de şunlar var ki, zarar vermek için, hakkı tanımamak için, müminlerin arasını açmak için ve daha önce Allah ve Rasulü ile savaşan adamı beklemek ve gözetmek için bir mescid yaptılar. Bir de ‘iyi niyetten başka muradımız yok’ diye yemin ediyorlar. Fakat Allah şahit ki, bunlar şeksiz-şüphesiz yalancılardır.

O mescidde ebediyyen namaza durma! Ta ilk günden temeli takva üzere kurulan mescid, içinde namaza durmana daha elbette daha layık. Orada arınmayı seven birtakım adamlar var. Allah da arınanları sever.” (Tevbe/107-108)

Hz. Peygamber A.S., bu ilâhî ikazlar üzerine mescid görünümündeki bu şer merkezi binayı yıktırdı. Böylece münafıklara aradıkları meşruiyeti kazandırmamış oldu.

İhmalkarlık ve Pişmanlık

İslâm ordusu, ilk hareket ettiği Seniyyetü’l Veda’da şiirlerle, dualarla karşılandı. Hz. Peygamber A.S. doğruca Mescid-i Nebi’ye giderek iki rekat namaz kıldı. Sonra sefere katılmayanlardan özürünü açıklayanları dinledi. Bunlar arasından üç kişinin özrü, haklarında ayet nazil oluncaya kadar kabul olunmadı.

Bu üç kişi, Hz. Peygamber A.S.’a biat etmiş samimi müslümanlardı: Hz. Kaab b. Mâlik, Hz. Mürare b. Rebi ve Hz. Hilâl b. Ümeyye. Fakat meşru bir özürleri olmadığı halde sırf ihmalkâr davrandıkları için zorluk ordusuna katılamamış ve sefere çıkamamışlardı.

Akabe’de, Bedir’de Uhud’da, Hz. Peygamber’in yanında olmalarına rağmen, sudan bahaneler onları yollarından alıkoymuştu.

Hz. Peygamber A.S., üçünün de gerekçelerini dinledi ve Allah’ın haklarında indireceği hükme kadar beklemelerini söyledi. Bu çok acı bir şeydi. Gönül verip, elini tutarak biat ettikleri Allah’ın Sevgili Nebisi, onlarla görüşülüp-konuşulmasını yasaklıyordu. Oysa kendilerinin dışında seksen kadar daha müslüman gelip özürlerini beyan etmişler, Allah Rasulü de onların izahlarını yerinde bulup, işin iç yüzünü ve hakikatını Allahu Tealâ’ya havale etmişti.

Kaab, Mürare ve Hilâl’in bu şekilde cezalandırılmaları hem o gün için, hem de kıyamete kadar gelecek bütün müslümanlar için çok anlamlıydı. Hak davanın önünde olanların, hizmette başkalarına nazaran en küçük ihmallerinin dahi ilâhî ikazı gerektirdiğinin işaretiydi. Akabe’de biat etmiş olmak, Uhud günü cansiperane çarpışmak, savaşlarda kahramanlık duygularını coşturan şiirler söylemek yetmiyordu. Hakka’a hizmette devamlılık esastı. Bir dönem yapılan hizmetler sorumlulukları bertaraf etmiyordu. Her gün, her an vazife neyi gerektiriyorsa onu yapmak, nerede bulunmayı gerektiriyorsa orada bulunmak esastı. Özellikle de önde yürüyenlerin sorumluluğunun kat kat yüksek olduğunun göstergesiydi bu olay.

Üç sahabinin mazeret beyanının üzerinden tam elli gün geçti. Elli acı gün… Nihayet ilâhî hüküm geldi ve o üç kişiye Allah tevbe nasip etti. Böylece, artık onlara dar gelen yeryüzü genişledikçe genişledi.

Ve Tebük’ten bugüne… Yüzyıllar boyunca Hakk’ın, adaletin, barışın sancaktarlığını yaptıktan sonra yüzlerce mazerete binaen bundan geri duran bizim halimizle o üç sahabi arasında benzerlik bulmak, çok uzak bir yorum olarak düşünülebilir mi? Şüphesiz bizim de mazeretlerimiz var. Hem de yüzlerce. Ama uzun zamandır bize de dünya dar geliyor. İlâhî hüküm ise baki. Bizim tevbemiz ne zaman?

Muzaffer Taşyürek

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !